Frankfurt kendi hikayelerini yazıyor.BETA

İki Türk sanatçı, Alman sanat dünyasında yer edinmek için sözde “misafir işçi” olarak tüm bu yolu kat ediyor.

ÖM: Frankfurt'la ilgili hikâyemize biraz geriden başlamalıyız. 2001 yılı, doğup büyüdüğümüz Ankara şehrinde bulunan Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Heykel Bölümünü bitireceğimiz seneydi ve biz sanat eğitimimizin devamlılığı için arayış içindeydik. Aldığımız klasik eğitimin dışında, varlığından haberdar olduğumuz ancak ne olduğunu tam olarak bilmediğimiz farklı bir sanatsal anlayışla devam etmek istiyorduk. 90'ların sonunda ortamda bir çeşit değişim huzursuzluğu olduğunu hatırlıyoruz. Okulda çeşitli denemeler yapıyor, Ankara'daki eğitimin klasik yapısının ihtiyaçlarımızı karşılamadığını hissediyor ama nasıl devam edeceğimizi tam olarak bilemiyor ve kendimize bir yol bulmaya çalışıyorduk. İşte bu nedenlerle 2001 yılının şubat ayında okulları araştırmak için iki haftalık bir Almanya gezisi planladık. Almanya, okulların ücretsiz olması, öğrenci olarak çalışabilmenin mümkün olması ve her ikimizin de ailesinde zamanında bu ülkeye gelmiş olanlardan kaynaklanan bir yakınlık duygusuyla daha devam edilebilir görünüyordu galiba. Gezimiz sırasında birçok akademiyi ziyaret ettik. Bazı farklılıklar olsa da bu akademilerin bir çoğundaki yapı Ankara'daki eğitim sistemini andırıyordu ve açıkçası beklentilerimizi pek karşılamıyordu, ta ki Städelschule'yi ziyaret ettiğimiz o güne kadar. M: Hiç unutmuyorum; okula ilk defa arka bahçedeki kapıdan girmiştik ve arka bahçe bizi doğrudan Städelschule'nin o harika yemekhanesine çıkarmıştı. Yaşadığım o kısacık an beni çok etkilemişti. Henüz hangi profesörlerin eğitim verdiğini bilmiyorduk ama yemekhanenin görünümü ve okulun genel atmosferinin verdiği duygular, bize burada olmamız gerektiğini hissettirmişti. ÖM: Aynı yıl okula başvurduk. Bir süre sonra ilk aşamayı geçtiğimizi bildiren ve bizi ikinci aşama sınavı için Frankfurt'a davet eden birer mektup aldık. Bu mektuplarla vize başvurularımızı yaptık ancak iki gün sürecek olan sınav için bize tam iki günlük vize verilince gitmekten vazgeçtik. Bu arada okula misafir öğrenci olarak da başvurulabildiğini öğrendik ve bu yolu denemeye karar verdik. Bu süreçte içimizden biri kabul aldı ve Ekim 2001'de Städelschule'ye kayıt yaptırmak üzere Frankfurt'a geldi. Ö: O dönemden hatırladığım en net duygu yalnızlık hissi. Sanki bir sessizlik odasındaydım, tarif etmek zor.. Frankfurt'a geldiğimde yanımda bir iki ay kadar yetecek nakit vardı ve bir an önce öğrenci olarak çalışabileceğim bir iş bulmalıydım. Çok vakit geçmeden Goethe Üniversitesi'ne asılan iş ilanlarından birine başvurdum ve hafta sonları günlük 50 Euro karşılığında Türk marketlerinde bir peynir markasının tanıtımını yapmaya başladım. "Möchten Sie probieren?" kurduğum ilk anlamlı Almanca cümle buydu sanırım. Okulla olan ilk deneyimim ise Hartmut'un beni bir atölyeye yerleştirmesiyle başladı. Sanırım bir gün sonraydı, atölyeye yeni bir öğrenciyi daha getirdiğinde "burada bir kişiye daha yer yok" diye çok büyük bir tartışma çıktı. Bu benim için büyük bir şoktu ve bunu bir türlü kabullenemedim. Aynı atölyeyi paylaştığım diğer iki sanatçıyı da sanırım bu yüzden bir türlü içselleştiremedim. Kişisel alan elbette önemli, ama karşılaştığım şey bana göre bireysellikten çok tutuculuktu. Kendimi o yeni gelen öğrencinin yerine koyunca, okulla ilk temasının yer kavgası olması gerçekten üzücüydü. Sonraki yıllarda en çok eksikliğini hissettiğim şey ise duygusal iletişim oldu. Okuldaki ortam bazen basit bir "merhabayı" bile zorlaştırıyordu. Sistemin insanları kendilerini aşırı ciddiye almaya zorladığını düşünüyorum. Ortamdaki ego en basit deyimle empatiye yer bırakmıyordu ve sanki başka türlü var olma halleri başarısızlıkla özdeşti. Oysa ego, insanın hayatla verdiği mücadelede kendi öz saygısını koruyarak üretmeye devam etmesini sağlayan bir güç değil mi? Yolundan saptırabilecek pek çok cazip seçenek varken, devam edebilmek için gereken inat ve enerjinin kaynağı. O yıllardaki sessizliğimin bir nedeni de bu tatsız karşılaşmalardan kaçınma isteğimdi. Hayalet gibi yaşamak, sadece izlemek hem zorlayıcı hem de öğreticiydi. M: Eğitim amacıyla geldiğimiz Frankfurt, o zamanlar kalmayı planladığım bir şehir değildi. Ama başka bir planımız da yoktu; her şey biraz akışında ilerliyordu. Hayatta kalmak için çalışmak zorundaydık. Bu dönemde temizlikten sergi beklemeye, barmenlikten fabrika isçiliğine kadar birçok farklı kısa süreli işte çalıştık. Bazı zamanlar dışarıdaki çalışma bütün enerjimizi tüketiyordu... Ö: Evet, örneğin Opel fabrikasında çalıştığımız dönemde bir hafta 06:00–14:00, diğer hafta 14:00–22:00 olacak şekilde vardiyalı çalışıyorduk. Sabah altıda işbaşı yapmak için gece 03:30'da kalkmamız gerekiyordu; çünkü o dönem yaşadığımız Preungesheim'dan, Frankfurt ana tren istasyonuna, oradan S8 treniyle Mainz-Kastel'e gitmemiz ve sonrasında da fabrikaya yarım saat kadar yürümemiz gerekiyordu. Hal böyle olunca okula ayıracak enerji de kalmıyordu... Hafta sonları evde boncuklarla yaptığımız takıları Frankfurt ve Offenbach bit pazarlarında sattığımızı da hatırlıyorum. Günde yaklaşık 20 Euro kazanabiliyorduk; azdı ama hiç yoktan iyiydi. M: Bu hayat mücadelesi içerisinde bir yandan da zamana karşı yarışıyorduk. Daha önce bir akademide eğitim aldığımız için, okuduğumuz sürelerin yarısı kadar bir eğitim hakkı tanınıyordu; yani bizim için toplam eğitim süresi beş dönemdi. Bu süre içinde hiç bilmediğim bir dili öğrenmeye çalışmak, askere gitmemek için mücadele etmek, askerlik yapmadığım için pasaportumu kısa süreli uzatmak zorunda kalmak ve buna bağlı olarak vizemin de kısa süreli olması tam anlamıyla bir çıkmazdı. Üstelik buna karşı yapabileceğim pek bir şey de yoktu. Sonunda mücadele etmeyi bırakıp zamanın bu sorunları aşındırmasını bekledim. Sorunlar geçti, ama yok olana kadar sırtımda bir kambur gibi taşıdım. Tüm bu sorunlarla birlikte okul da sona erdi. En verimli olabilecek zamanımı para kazanmak için çalışarak; vize, pasaport ve askerlik problemleriyle ve bir dil kursunu finanse edemediğim için çözemediğim dil meselesiyle uğraşarak geçirmiştim. Okul bittikten yıllar sonra bu problemler yavaş yavaş sona erdi ve nihayet başımı kaldırıp yaşadığım şehre bakma fırsatım oldu. Böylece uzunca bir süreden sonra Frankfurt'a zihnen de gelmiş oldum. ÖM: Ankara'dan sonra Frankfurt bize açıkçası çok küçük gelmişti. O dönem burada belli bir süre kalacağımızı düşündüğümüz için bu durum pek sorun yaratmıyordu. Özellikle okul sonrasında şehri daha çok fark etmeye ve sorgulamaya başlamıştık. Bunun en büyük nedenlerinden biri, okul sonrası başka şehirlere göç etmenin sıradan ve beklenen bir durum olmasıydı. Bu süreçte bizim de eğitimimiz tamamlandı ve o soru kaçınılmaz olarak geldi: "Berlin'e ne zaman taşınıyorsunuz?" Cevabını bilmediğimiz bu soruyu gülümseyerek karşılıyorduk. Okul sonrası Frankfurt'ta bizi var eden en önemli unsurlardan biri, aldığımız ödüller ve karşılıksız burslar ile bu süreçte tanıdığımız güzel insanlar oldu. Bu durum bizi burada yaşamaya ve üretmeye devam etmeye yönlendirdi. Sanırım bizim için birincil olan şehirden ziyade birlikte olduğumuz insanların varlığı ve sanatımızı sürdürülebilir kılabilmekti. Ö: Bu burs ve ödüller bize kendimizi oluşturabileceğimiz zaman ve alanı kazandırdı. Bu birkaç yıllık süreçte kendi projelerimize konsantre olabildik. Ancak bu ödül ve bursların arkadaşlarımız tarafından sorgulandığı da oldu. Bunlardan birini hiç unutamıyorum; bir sanatçı arkadaşımız, insanların bu parayı kazanmak için çöp toplama işinde çalışmak zorunda kaldığını (çöp toplamak burada neden negatif bir örnek olarak verildi hala anlamış değilim ama sanırım Türkiye'den gelen "yabancılar" olarak bize uygun olan para kazanma şekli onun bilinç altında oydu) ve birçok insanın zor geçindiğini yüzümüze söyledi ve açık açık "dışarıdan gelenler olarak" bu desteği hak etmediğimizi ima etti. Yaşayageldiğimiz onca sıkıntının üzerine tam biraz nefes alacakken ne güzel bir kutlama şekli değil mi? Buna benzer birçok anı var; bu yüzden geçmişi düşünmek benim için hâlâ zor... Ancak bütün bunlara rağmen Frankfurt yıllar içinde bizim evimiz oldu. Bunun en önemli nedeni, tüm bu zorlukların arasında bize destek olan, çok sevdiğimiz insanlarla karşılaşmamızdı. Bu insanlar zor zamanlarımızda yanımızda oldu, ellerinden gelen her türlü desteği karşılığını düşünmeden bize verdiler. Onlar sayesinde bireysel rekabetin getirdiği negatif duygulardan uzak, yavaş ilerleyen ama duygusal olarak daha sağlıklı bir ortam kurmayı başarabildik. ÖM: Yıllar içerisinde Frankfurt'ta bizim gibi değişti. Örneğin, ilk yıllarda kafeler ve restoranlar bugünkü gibi sokakları masalarıyla doldurmazlardı. Binalarda çok az balkon vardı. Yol kenarlarında yabani otlar göremezdiniz, kafalarını çıkarır çıkarmaz kesilirlerdi. Burada olduğumuz süreçte Frankfurt'un içine kapanık hali de değişti, şehir içeriden dışarıya çıktı sanki. Burası küçük ama aslında büyük bir şehir; kendine özgü bir hissi var. Havası dışında birçok açıdan yaşam kalitesinin yüksek olduğu, uzun süre araç kullanmadan yaşayabileceğiniz bir yer. Bizi en çok şaşırtan kontrastlardan biri ise şehrin ortasından geçen nehrin yakınında, günlük yürüyüş rotamızın bir parçası olan Avrupa Merkez Bankası'nın hemen karşısındaki şehir tarlalarının merkeze yakınlığı. Evet, düzenli yürüyüşler yapıyoruz. Hatta bu yürüyüşler, sanatımızın oluşumuna katkı sağlayan ve zamanla ihtiyaç duyduğumuz bir pratiğe dönüşen eylemler oldu. Kendi sanatımızı dışarıda düşünüp içeride sergiliyoruz diyebiliriz. Bu bağlamda sanat, şehir ve biz üçgeninde gelişen bu yakın diyalog, işlerimizde oldukça önemli bir rol oynuyor. İçeriden dışarı çıkan değil, dışarıdan içeri giren bir süreçten söz ediyoruz. Özellikle Covid pandemisi döneminde bunun önemi daha da belirginleşti. Çevremizdeki insanlar, sokaklar, binalar, bitkiler ya da hayvanlar... bütün bunlar üzerinden sürekli olarak yeniden tanımlanıyoruz. Bu anlamda bizi biz yapan şeyler sürekli bir değişim halinde. İçerisinde yaşayan insanlar şehri, şehir de insanları sürekli olarak dönüştürüyor ve biz de bu karşılıklı dönüşümün bir parçasıyız.